| 1.
FELSEFENİN ALANI A.
Felsefenin Anlamı
Felsefe Yunanca Philia ve Sophia
kelimelerinden meydana gelen bilgelik sevgisi
anlamında bir kelimedir.
İlk defa Yunanlı
filozof Pythagoras, insanın bilgeliğe
ulaşamayacağını ancak onu sevebileceğini
söyleyerek kendisine “Ben filozofum”
dermiş. Philiasophia önce Latince’ye oradan
diğer Avrupa dillerine, daha sonra Arapça’ya
ve Türkçe’ye Felsefe olarak geçmiştir.
Felsefe terimi,
gerçek anlamını Platon ve Aristoteles
felsefesinde bulur. Aristo, felsefeyi
“Varolanların ilk temellerini ve ilkelerini
araştıran bir bilgidir.” şeklinde tanımlar.
Ayrıca felsefe;
* İnsanın içinde
yaşadığı evreni anlama uğraşıdır.
* Hem sağlam bilgi
üretme hem de ahlaklı ve mutlu yaşama
çabasıdır, şeklinde tanımlanmıştır.
B)
Felsefenin Özellikleri
a) Felsefe sürekli
soru sorma faaliyetidir. Herhangi bir konu
hakkında sürekli soru sorar. Bir sorunun
cevabını buldu mu onu bırakır.
b) Felsefe nedir?li
sorular sorma faaliyetidir. İnsan nedir? Evren
nedir? Varlık nedir? Bilgi nedir? Vb. şekilde
sorular sorar.
c) Felsefe bilgi
üstüne bilgi faaliyetidir. Felsefe herhangi bir
bilgi türünün verileri üzerinde veya o bilgi
türünün yansıttığı, tanıttığı varlık
türü üzerinde düşünmedir. Bu düşünme bir
bakıma onların değerlendirmesidir.
d) Felsefi bir
sistemin doğruluğu ya da yanlışlığı
araştırma konusu yapılamaz. Ancak kendi
içinde tutarlı bir bütün oluşturup
oluşturmadığına çelişkili hükümlere yer
verip vermediğine bakılır.
e) Felsefi bir sitem
içinde bulunduğu çağın koşullarından
etkiler ya da ondan etkilenir.
f) Felsefe belli bir
refah ortamında doğar.
g) Felsefe
yığılan bir bilgidir.
h) Felsefe öznel
bir bilgidir.
C)
Felsefenin İşlevleri
a) Felsefeden belli
bir inanç sisteminin temellendirilmesinde
yararlanılmıştır.
b) Filozofların
düşünceleri büyük oluşum ve düşüncelerin
ortaya çıkmasında etkili olmuştur.
c) İnsanların her
şeyi olduğu gibi kabul etmek yerine daha iyiye
ulaşabilmek için sorgulama yapmalarına
katkıda bulunur.
d) İnsanların
bilme ve anlama merakının giderilmesine hizmet
eder.
2. BİLGİ
ve BİLGİ ÇEŞİTLERİ
A) Bilginin Tanımı : Suje ile obje arasındaki ilişkiye
bilgi denir. İnsanın, varlığı bilme, tanıma
ve anlama sonucu ortaya çıkan ürüne bilgi
denir. Burada suje bilen yani insandır. Obje ise
bilinen yani varlığın kendisidir.
B) Bilgi Çeşitleri
a) Gündelik
Bilgi : İnsanın günlük
yaşamında bir-iki tecrübeden genellemelere
ulaşması şeklinde ortaya çıkan bilgidir.
Örneğin, midesi ağrıyan birinin kekiği
kaynatıp içtikten sonra ağrısının geçmesi
üzerine “Kekik suyu mide ağrısına iyi gelir
demesi.
Özellikleri
: * Gündelik bilgi
düzensizdir.
* Özeldir.
* Genel
geçerliliği yoktur.
* Doğruluğu kesin
değildir.
b) Teknik
Bilgi : İnsanın günlük yaşamını
kolaylaştırmak amacıyla araç gereç yapımı
ile ilgili bilgidir. İki türlü teknik bilgi
vardır.
* Gündelik
bilgiye dayalı teknik bilgi : İnsanın gündelik
yaşantısındaki tecrübelere dayanarak araç
gereç yapmasıdır.
* Bilimsel
bilgiye dayalı teknik bilgi : Bilimsel verilerden yararlanarak
araç gereç yapılaması ile ilgili bilgidir.
c) Sanat
Bilgisi : İnsanın
çevresindeki olaylar ya da nesneler
karşısındaki duygulanımlarını,
heyecanlarını değişik biçimlerde ifade
etmesiyle ortaya çıkan bilgidir. Örneğin
edebiyat, resim müzik alanlarındaki eserler
gibi.
d) Dini
Bilgi : Tanrının insanlara
peygamberler aracılığıyla, vahiy yoluyla
bazı emir ve yasaklar bildirmesi şeklindeki
bilgidir. Kutsal olanla bunun karşısındaki
insanın konumunu ifade eder. Dinsel bilgiye
kesin iman ile inanılır, eleştirisi
yapılamaz.Mutlak gerçekliği inceler.
e) Bilimsel
Bilgi : Bilimsel yöntem ve akıl yürütme
yoluyla varlıklar hakkında elde edilen
bilgidir.
Bilimler üç gruba
ayrılır:
* Formel bilimler,
mantık, matematik gibi.
* Doğa
bilimleri,fizik, kimya astronomi gibi.
* İnsan bilimleri,
psikoloji, sosyoloji, antropoloji gibi.
Özellikleri
: * Bilimsel bilgi nesneldir.
Bireyden bireye değişmeyip herkes için
aynıdır.
* Evrenseldir. Bilim
herhangi bir milletin, ırkın malı değil
bütün bir insanlığın malıdır.
* Akla ve mantığa
dayalıdır. Bilimsel olan akılsaldır. Akılsal
olan bilimseldir.
* Merak ve hayret
sonucu ortaya çıkar.
* Yığılan ve
ilerleyen bir bilgidir.
e) Felsefi
Bilgi : Felsefi düşünce ile genel geçer
ve kesinlikten uzak ama önyargısız, iyi
temellendirilmiş, güvenli ve tutarlı olarak
ortaya konan bilgidir.
Özellikleri : * Her
sorunu aklın süzgecinden geçirir.
* Açıklamalarında
bitmişlik ya da kesinlik yoktur.
* Filozofun
kişiliği önemli rol oynar.
* Sistemli, düzenli ve
birleştirilmiş bir bilgidir.
3. BİLGİ
FELSEFESİ
A.
Bilgi felsefesinin konusu :
Akıl ve sezgi gibi yetiler gerçekten
insan zihninde var mıdır? Varsa, görünüşlerin ötesinde
kalan varlığı bilmemizi sağlayabilirler mi? türünden
sorular bilgi felsefesinin konusunu oluşturur.
1.
Bilgi kuramı (Epistemoloji) :
Bilgi kuramı bilginin ne olduğunu,
hangi yolla elde edildiğini, amacını araştırı. Bir
yandan bilginin özünü, ilkelerini, kökenini, yapısını,
kaynağını araştırır, diğer yandan bilginin yöntemini,
geçerliliğini, koşullarını, olanak ve sınırlarını
sorgular.
a.
Bilgi kuramının temel kavramları :
l
Doğruluk : Doğruluk,
bilginin, bilgisi edinilen şeyle tam uygunluğunu dile
getirir. Buna göre doğruluk; algılar, kavramlar ve bilimsel
kuramlarla nesnel gerçek arasındaki uygunluktur.
l
Gerçeklik (Realite) : Varlığın,
varoluş tarzıdır. Bilinçten bağımsız olarak var olandır.
l
Temellendirme : Ortaya atılan
bir soru ya da ileri sürülen bir sav için dayanak, gerekçe,
temel bulma işidir.
b.
Bilgi kuramının temel soruları :
Bilgi nedir? Kaç türlü bilgi vardır?
Bilgi edinmenin amacı nedir? Bilgi edinme sürecinin ilkeleri
nelerdir? Hakkında bilgi edinilen nesne ile bilgi edinen özne
arasında ne gibi bir ilişki vardır? Kaç çeşit bilgi
edinme yolu vardır?
2.
Mantık :
Düşüncenin temel yasalarını (özdeşlik,
çelişmezlik, yeter neden ilkesi gibi) saptar; doğrunun ölçütlerini
arar.
B.
Bilgi Kuramının Temel problemi
1.
Doğru bilginin imkansızlığı :
İnsan aklının (ya da yetilerinin) gerçeği
bilemeyeceğini, herkes için genel geçer bilginin imkansız
olduğunu ileri süren görüşlerdir.
a.
Sofistler :
İnsanın doğru bilgiye herkes için geçerli
olabilecek bilgiye ulaşılamayacağını, bilginin kişiden
kişiye değiştiğini ileri süren filozoflardır.
l
Protagoras : “İnsan her
şeyin ölçüsüdür.” der. Protagoras’a göre tüm
bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana değişir.
Bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgar
üşüyen için soğuk, üşümeyen için soğuk değildir.
l
Gorgias : Hiçbir şey var
değildir. Var olsaydı bile bilinemezdi. Bilinse bile başkalarına
aktarılamaz. Sözleriyle bilginin bilinemeyeceğini ileri sürer.
b.
Septikler :
Herhangi bir konu hakkında doğru ya da yanlış şeklinde
yargıda bulunulamayacağını ileri süren görüştür. En
önemli temsilcileri, Pyrrhon, Timon, Karneades,
Arkesilaos’tur.
Septiklerin
bu görüşleri günlük olaylar ve pratik işlerle ilgili değil,
felsefi gerçekler ve ilkeler hakkındadır. Septisizm gerçeği
bütünüyle inkar etmek değildir. Çünkü inkar da bir yargıdır.
Oysa Septikler hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar.
2.
Doğru bilginin imkanı
a. Rasyonalizm
: Rasyonalizm, bilginin akıl ve
onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu
benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyular da değil
akıl da bulan bir öğretidir. Rasyonalizme göre insan aklı
birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni
oluşturan tüm nesneler hakkında kesin bilgi edinmemiz için
sadece bu ilkelere uygun bir biçimde mantığımızı
kullanmamız yeterlidir.
* Sokrates (M.Ö. 469
– 399 ) : Ahlaki doğruların ve erdemlerin bilgisinin
insanın ahlaklı olabilmesinin zorunlu koşulu olarak gördüğü
bilgidir. Sokrates’e göre bu bilgi doğuştandır yani
insan dünyaya bu bilgiyle gelir. Fakat insan bu dünyaya
geldiğinde bunları unutmuştur. Bu yüzden bu bilgilerin hatırlanması
ve bilinç düzeyine çıkarılması gerekir. Bunun Sokrates
maiotik (doğurtma) yöntemi kullanır.
*
Platon (M.Ö. 427 – 347) :
Platon’un bilgi felsefesi varlık görüşüne dayanır.
Platon’a göre varlık görünüşler dünyası ve idealar dünyası
olmak iki evren vardır. Gerçek bilgi, ideaların bilgisidir.
İdealar değişmez, gözle görülemez, duyularla algılanamaz
olan varlıklardır. İdealar ancak akıl yoluyla bilinebilir.
Bunu da filozoflar yapabilir.
*
Aristoteles (M.Ö. 384 – 322) :
Aristoteles’e göre var olan bir şeyle ilgili olarak gerçek
bir bilgiye sahip olabilmek için onun varlığa gelişini sağlayan
dört nedenin bilinmesi gerekir. Bunlar; maddi neden, formel
neden, fail neden, amaçsal nedendir. Aristoteles’e göre,
bilimin asıl amacı ve genel anlamı, tekili bilmektir. Bunun
için yapılması gereken tekil ve tümel arasında bağ
kurmak, tekili tümelden çıkarmaktır. Aristoteles’e göre,
akılda bilgi üretme yetisi vardır. Varlığı varlığa
getiren genel nitelikler o varlığın kendisindedir, içindedir.
Masa masadır.
*
Farabi (870 – 950) :
Akılda bir sezgi gücü bulunduğunu, insan zihninde doğuştan
getirilen düşünceler olduğunu kabul eder. Farabi bilginin
üç kaynağı olduğunu söyler. Bunlar duyu, akıl ve nazardır.
İşte Farabi’nin nazar dediği doğuştan fikirlerdir.
Farabi’ye göre ayrıca insan zihninde sezgi adı verilen
bir güç vardır. Sezgi, apaçık ve kesin bilgiye ulaşma
aracıdır.
*
Descartes (1596 – 1650) :
Bilginin kaynağında yalnızca aklın olduğunu ve insan
zihninde doğuştan düşünceler bulunduğunu
savunur.Descartes’a göre insan zihninin iki temel gücü
vardır. Bunlar sezgi ve tümdengelimdir. Sezgi, zihinde hiçbir
kuşkuya yer bırakmayan ve en yüksek derecede açık olan
bir kavrayış faaliyetidir. İnsan sezgi yoluyla bazı şeyleri
açık seçik olarak bilir.Tümdengelim ise sezgi yoluyla açık
seçik olarak bilinen doğrulardan ve tam bir kesinlikle
bilinen olgulardan sonuç çıkarmadır.
*
Hegel (1770 – 1831) :
Hegel’e göre insan; varlık hakkında duyuları hiç
kullanmaksızın yalnızca akıl yoluyla gerçek ve kesin bir
bilgiye ulaşabilir. Çünkü aklın yasalarıyla varlığın
yasaları bir aynıdır. Bunu da “Akla uygun olan gerçek,
gerçek olan da akla uygundur.” şeklinde açıklamıştır.
Hegel aklın ve varlığın yasaları konusunda geleneksel
mantık ilkelerini reddederek diyalektik yasalar adını verdiği
yasalar ortaya koymuştur. Bu yasalara göre varlığın
kendini tez-antitez-sentez şeklinde açtığını savunur.
(Varlık-yokluk-oluş). Bu aşamanın sonunda Mutlak Ruh vardır.
Mutlak ruh gelişim aşamasını tamamlamış ve varlık dünyasını
kavramıştır.
b.
Ampirizm :
Ampirizm, bilgimizin kaynağında yalnızca deneyin bulunduğunu
söyleyen görüştür. Ampirizme göre insan zihni doğuştan
boş bir levha gibidir. Bu boş levha sonradan deney yoluyla
dolar.
*
Locke (1632 – 1704) :
Ampirizmin kurucudur. Locke’a göre tüm düşüncelerimizin
ve bilgilerimizin kaynağında deney vardır. Locke iki türlü
deney olduğunu söyler. Birincisi dış deney, diğeri iç
deneydir. Dış deneyde dış dünyadaki varlıklar, duyularla
denenir. İç deneyde ise insanın kendi zihninde ve ruhunda
olup bitenlerin bilincine varılır.
Locke’a göre,
insan zihninde kompleks düşüncelerin ve dolayısıyla
bilginin meydana gelmesi için şu yetilere ihtiyaç vardır:
Algı, bellek, ayırt etme, karşılaştırma, birleştirme ve
soyutlama yetileri. Locke üç türlü bilgi kabul eder. –
Sezgisel bilgi, kendi varlığının bilgisine sahip olmasını
sağlar
-
Duyusal bilgi, dış dünyadaki nesnelerin bilgisine sahip
olmayı sağlar.
-
Tanıtlayıcı bilgi, Tanrının varolduğunu kanıtlamayı sağlar.
*
David Hume (1711 – 1776) :
Hume, insanın her şeyi algı yoluyla bildiğini söyler. Ona
göre algılar iki şekilde ortaya çıkar. Bunlar; - İzlenimler,
- İdeler (kavramlar ve düşünceler)
Zihinde
bulunan her şeyin, tüm izlenim, kavram ve düşüncelerin
temelinde, dış dünyanın duyular yoluyla algılanması vardır.
Bu algılarda belli özellikler bulunduğu zaman bunlar
birbirleriyle birleştirilir.
Buna
bağlı olarak Hume, nedensellik ilkesinin deneyin sonucu olan
bir düşünce olması gerektiğini söyler. Yani nedensellik
bir zorunluluk değil, bizim bir alışkanlığımızdır.
c.
Kritisizm :
İnsan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceğine
ilişkin bir araştırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır.
Kurucusu Kant’tır.
*
Immanuel Kant (1724 – 1804) :
Felsefede rasyonalizm ve ampirizm akımlarının bir sentezini
yapmıştır. Kant’a göre, bilgi deneyle başlar fakat
deneyle sona ermez. Kant, insan zihninde apriori (önsel) bir
bilgi olduğunu savunur. Bir kısım bilgi de aposteriori
olarak sonradan elde edilir.
İnsan, bilgi sürecinde,
pasif olmayıp aktif bir biçimde duyular yoluyla gelen
izlenimleri sınıflar, kalıplara yerleştirir ve yorumlar.
Kant’a göre insan bilgisi sınırlıdır. İnsan zihni,
nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez.
Nesneler, zihnin imkanlarına, yapısına ve formlarına göre
bilinebilir. İnsan zihni fenomenleri (görüngü) bilebilir.
d.
Entüisyonizm :
Bilginin, doğrudan ve aracısız bir bilme tarzına karşılık
gelen sezgi yoluyla elde edilebileceğini savunan görüşe
entüisyonizm (sezgicilik) denir. Sezgiye önem veren
filozoflar, rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını
kabul eder. Ancak akla dayanan bilgi, nesnelerle kurulan doğrudan
ve aracısız temasın sonucunda ortaya çıkan sezgisel
bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur.
*
Gazali (1058 – 1111) :
Ona göre insan, bilgi yolunda duyulardan da akıldan da
yararlanabilir ancak bu yetiler insana gerçek varlığın
bilgisini veremez.Zira, gerçek ve kesin bilgi, sezgi yoluyla
elde edilir. Bu bilgi türü, insan gönlüne yüce ve manevi
bir algı olarak iner. Gazali, iki göz ya da akıl bulunduğunu
savunur. Bunlardan birincisi, normal fiziki göz ya da akıldır.
İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve birtakım bilgilere
ulaşılır.
İnsanda bir de
kalp gözü vardır. Kalbin kendisi manevi bir töz olduğu için
insan onunla yani sezgiyle gerçekleri bütün açıklığıyla
kavrar.
*
Bergson (1859 – 1941) :
Ona göre gerçekten varolan, durağan madde değil süredir.
Başka deyişle gerçeklik hayattır ve bunu yalnızca sezgi
kavrayabilir. Bergson’a göre bilmenin birbirlerinden tümüyle
farklı olan iki yolu vardır:
a) Bilimlerde geçerli
olan analitik yol : Akıl yada zeka yoluyla bilmeye karşılık
gelen bu bilme tarzında gerçekliğin maddeden oluştuğu düşünülür.
Bilimler varlık alanını parçalara ayırır. Her bilimin
araştırdığı alan farklıdır. Bilimler varlığın özüne
nüfuz edemez.
b) Varlığın özüne
nüfuz eden sezgi : Bergson’a göre sezgi, gerçekliğin
temelinde yaratıcı yaşam atılımının bulunduğunu yaşayarak
anlar. Sezgi, gerçekliği yani süreyi, yaşamı içten içe
duyup yaşayarak kavrar.
e.
Pozitivizm :
İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araştırmak
olduğunu savunan akıma pozitivizm denir. Kurucusu A.
Comte’tur.
*
A. Comte (1798 – 1857) :
Comte, toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır.
Ona göre düşüncelerdeki anarşinin toplumda karmaşaya yol
açtığı bir çağda, toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek
çözüm pozitivizmdir.Comte, insan için olumlu ve yapıcı
olanın, yalnızca olguları gözlemleyerek tasvir etmek olduğunu
öne sürer.
f.
Analitik Felsefe : Neo pozitivizm yada mantıkçı
pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre felsefenin asıl
uğraş alanı dildir. Bu yaklaşıma göre; felsefe, varlık,
değer ve Tanrı üstüne doğruluğu test edilemeyen öğretiler
öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları
çözümlemektir.
*
Wittgenstein (1889 – 1951) :
Wittgenstein, dili çevremizde olup biten bir şey, karmaşık
insan faaliyetlerinin oluşturduğu bir bütün olarak görmüştür.
Bütün felsefe problemlerini bir dil problemine indirgeyen
Wittgenstein, felsefenin özünde bir kuram değil faaliyet
olduğunu söyler.
g.
Pragmatizm (Faydacılık) :
Doğruyu ve gerçekliği eylemlerin sonuçları değerlendiren
ve onlara fayda açısından yaklaşan felsefi akımdır. Bu
akıma göre bir düşüncenin değeri, o düşüncenin pratik
amaçlarına bağlıdır. Savunucuları James ve Dewey’dir
*
William James (1842 – 1910) :
Bütün kavramlar, bilgiler insan yaşamına, insan amacına
yardımcı oldukları zaman doğrudur. James’e göre “bir
düşünce yararlıdır, çünkü doğrudur; bir düşünce doğrudur
çünkü yararlıdır.” Doğru bilginin ölçütü yararlı
olmasıdır.
*
John Dewey (1859 – 1952) :
Dewey’e göre kişiye yararlı olan ve ona mutluluk veren düşünceler
doğrudur. Ona göre düşünce çevreye uymayı, doğadan
yararlanmayı ve mutlu olmayı sağlayan bir alettir. Bilimsel
yasalar ve kuramlar başarılı olursa, yani uygulamada bir işe
yararsa iyi ve doğrudur, aksi olursa yanlıştır
h.
Fenomenoloji :
Kurucusu Edmund Husserl’dir. Fenomenoloji özün
bilinebileceğini ileri süren bir görüştür. Bu görüşe
göre öz fenomenin içinde vardır ve bilinç onu
yakalayabilir. Öz bilgisine varabilmek için önce bütün
verilmiş bilgileri parantez içine alıp ortadan kaldırmak,
yok saymak gerekir. Yani insan günlük yaşamdan edindiği
bilgileri, önyargıları, din, bilim vb yolla elde ettiği tüm
görüşleri bir tarafa bırakarak, onlardan arınarak,
duyularla algılanan nesnelerin ötesinde bulunan ideal özlükler
alanına ulaşabilir.
4. BİLİM
FELSEFESİ
A.
Bilim felsefesine giriş : Bilim
felsefesi, bilimsel kesinlik ve bilimsel sistem
düzeyine erişen bir bilgiyi inceler. Bilim
felsefesinin amacı; bilimin mantıksal
yapısını, niteliğini ve işleyişini
incelemek ve aydınlatmaktır.
1.
Bilimin tarih içindeki gelişimi : Bilimsel
çalışmaların başlangıçları M.Ö 2000
yıllarına kadar uzanır. Bu yüzyıllarda
Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin medeniyetlerinde
bilimsel çalışmalara rastlanmıştır. M.Ö. 7
yüzyıldan itibaren Yunanlılar da bilimsel
çalışmalar da bulunmuştur. Bu dönemde bilim
ve felsefe iç içeydi. Bir filozof aynı zamanda
bilim adamı idi. Ancak ilk defa M.Ö 3.
yüzyılda Euclid (Öklit) geometri alanında
yaptığı çalışmalarla geometrinin
bağımsız bir bilim dalı haline gelmesini
sağlamıştır. Onun ardından Archimedes (Arşimet, M.Ö. 287-212) Mekanik biliminin
kurucusu olmuştur.
Yunan
medeniyetinin çöküşünden sonra Roma
İmparatorluğunun Hıristiyanlığı kabulü ve
bilimin kilisenin tekeline girmesiyle Avrupa'da
bir karanlık çağ başlamıştır.
M.S
7. yüzyıldan itibaren İslam dünyasında ise
yeni bir bilimsel uyanış ve aydınlanma
başlamıştır. İslam bilim ve felsefesinin
doğuşunda Yunan, İran, Süryani ve Hint
eserlerinin Arapça'ya çevrilmesi önemli rol
oynamıştır. Çeviriler Abbasi halifelerinden
Mansur zamanında başlamış, Harun Reşid'in
Bağdat'ta kurduğu "Dar'ül Hikme"
adlı çeviri merkezi sistemli ve örgütlü bir
hale gelmiştir.
Bu
çalışmalardan sonra önemli bilim adamları
yetişmiştir. Harezmi yazdığı eserlerle aritmetik alanında bir çığır açmış, Cebir
biliminin kurucusu olmuştur. İlk defa
aritmetikte kullanılan harfler yerine özel
geliştirdiği rakamları kullanmıştır.
Rakamların kullanılmasıyla aritmetik
işlemlerindeki Roma rakamları ya da alfabenin
kullanılmasının verdiği hantallıktan
kurtulunmuştur. El Hesab'ül Cebir ve'l Mukabele
adlı eserinde de logaritmanın kullanılmasına
öncülük etmiştir.
Beyruni,
yaptığı çalışmalarının büyüklüğü
nedeniyle yaşadığı çağa Beyruni çağı
adı verilmesine neden olmuştur. Beyruni,
dünyanın güneşin çevresinde dönüyor
olabileceğini ifade etmiştir. Jeolojik
dönemlerin birbirini izlediği görüşünü
ortaya atmıştır. Son derece basit bir
formülle dünyanın çevresini ölçmüştür.
Deneysel fizik çalışmaları yapmıştır. 8
maden 6 sıvı madde ve diğer değerli taşlar
olmak üzere 29 maddenin özgül ağırlığını
buluyor.
İbn
Sina ise özellikle tıp alanında
çalışmalarıyla büyük gelişmeler
sağlamıştır. El Kanun-u Fi't Tıb adlı
kitabı tıp alanında uzun yıllar kaynak kitap
olmuş. Avrupa'da 16. yüzyıla kadar
üniversitelerde ders kitabı olarak
okutulmuştur.
Bu
arada ortaçağda karanlık döneme giren
Avrupa'da 15 yüzyıldan itibaren Rönesans
hareketleri başlamıştır. İslam dünyasının
bilim ve felsefe eserleri Latinceye çevrilip
okutulmaya başlanmıştır. Kopernik, Galilei,
Kepler, Newton, Einstein, Planck gibi önemli
bilim adamlarının çalışmalarıyla bilimsel
alanda büyük gelişmeler sağlanmıştır.
2.
Bilimin felsefenin konusu oluşu : Bilimin,
özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda,
olağanüstü başarı sağlaması, ona olan
ilgiyi büyük ölçüde artırmıştır. Bu ilgi
düşünürleri, neyin bilim olduğunu, neyin
bilim olmadığını ayırmaya dolayısıyla bir
takım ölçütler aramaya ve bilimi sorgulamaya
götürmüştür. Bu da bilimin, felsefenin
konusu içerisine alınmasına yol
açmıştır.Bilim felsefesinin görevi, bilim
üstüne düşünmek, yani bilim mantığı
yapmaktır.
B.
Bilime farklı yaklaşımlar
1.
Ürün olarak bilim : Bu
yaklaşım, bilimi anlamak, bilim diye ortaya
konmuş eserleri (ürünleri) ele alır ve
onları tarihsel gelişimi içinde anlamaya
çalışır. Bunun yolunu da bilim eserlerini
mantık açısından çözümlemekte görür.
Bilimsel önermeleri mantık aracılığıyla
çözümlemek isteyen yaklaşıma mantıkçı
ampirizm ya da neo pozitivizm denir. En önemli
temsilcileri Hans Reichenbach ve Rudolf
Carnap'tır. Bunlara göre bir önermenin
anlamlı olabilmesi için ya doğrudan olgusal
bir dille ya da sonuçta olgusal bir dilin
kısaltılması şeklinde ifade edilmiş olması
gerekir.
Bu
yaklaşımda anlamlılık ve doğrulanabilirlik
iki önemli ölçüttür. Bunlardan,
doğrulanabilirlik, bir önermenin doğru olup
olmadığı, o önermenin içeriğinin olgularla
desteklenmesine bağlıdır.
2.
Etkinlik olarak bilim : Bu
yaklaşım, bilimi, bilim adamları topluluğunun
bir etkinliği olarak görür.Bilimin ne
olduğunu anlamak için bilim adamları
topluluğunun iç yapısını, inançlarını,
içinde yaşadıkları toplumdaki araştırma
gruplarına bakış tarzlarını, bilim ve toplum
arasındaki karşılıklı ilişkileri vb.
incelemek gerektiğini ileri sürer.
Bu
yaklaşımın en önemli temsilcileri Thomas Kuhn
ve Stephen Toulmin'dir.
Kuhn,
bilimi anlamaya yönelik çalışmasında
çıkış noktası olarak "paradigma"
adını verdiği kavramı kullanır. Paradigma,
belli bir bilimsel yaklaşımın doğayı ya da
toplumu sorgulamak ve onlarda bir ilişkiler
bütünü bulmak için kullandığı açık ya da
üstü kapalı tüm inançlar, kurallar,
değerler, kavramsal ve deneysel araçlardır.
Kuhn
bilimin şu üç dönemden geçtiği savunur.
a)
Bilim öncesi dönem
b) Olağan bilim dönemi
c)
Bunalımlar
d) Bilimsel devrim
Kuhn'a
göre bilim birikimsel bir süreç izlemez,
dolayısıyla bilimsel gelişme ya da ilerlemeden
değil, ancak bilimsel değişmeden söz
edilebilir. İlerleme ve gelişme normal bilim
sürecinde yani bir paradigma içerisinde
söz konusu olabilir. Fakat bir paradigmanın
diğerinden daha iyi açıkladığını
gösterecek ölçütler olmadığı için bir
paradigmadan diğerine geçiş devrimsel bir
nitelik taşır.
Toulmin'e
göre ise bilimsel kuramların başarılı ya da
başarısız olmaları bilimlerde yeni
koşulların oluşturduğu sorunları çözme
gücü ile ortaya çıkar. Bu güçten yoksun
olanlar ise zamanla terk edilir.
C.
Bilim felsefesinde klasik görüş ve eleştirisi
Bilimde
klasik görüşü en iyi temsil eden
pozitivizmdir. Benzer işlevi bazı farklarla
mantıkçı ampirizm tarafından da
sürdürülmüştür. Pozitivistlere göre
felsefe evren hakkında bilgi vermekten
vazgeçmeli, bilimsel bilgiyi sorgulayan,
çözümleyen bir disiplin olmalıdır.
1.
Bilime klasik görüş açısından bakış
a)
Klasik görüş açısından bilim :
-
Bilim, insan bilincinden bağımsız
gerçeklikler hakkında araştırma yapma
etkinliğidir. Yöntemi tümevarımdır.
-
Bütün bilimler birbiriyle bağıntılıdır. Ve
tüm bilimler birbirine indirgenebilir.
-
Bilimin yardımıyla daha önce bilinenler
kesinleştirilir, bilinmeyenler bilinir duruma getirlir. Bugün bilinmeyen şeyler varsa bu
bilimin tam gelişmemiş olmasındandır.
Bilimler geliştikçe bilinmesi gereken tüm
şeyler bilinebilecektir.
-
Bilim birikimsel süreç izler. Bu süreçte
yanlış bilgi terkedilir, doğru bilgi
kullanılmaya devam eder.
b)
Klasik görüşte bilimi niteleyen özellikler
-
Bilim olgusaldır. Duyularla algılanabilen bir
dünyaya ilişkindir.
-
Bilim mantıksaldır. Bilim akıl ve mantık
ilkelerine dayanır. Akılsal olan bilimsel,
bilimsel olan akılsaldır.
-
Bilim genelleyicidir. Bir olay aynı türden
bütün olaylar için geçerlidir.
-
Bilim nesneldir. Bireyden bireye değişmeyip
herkes için aynıdır.
-
Bilim eleştiricidir. Eleştirel bir tutumla
konularını ele alır.
2.
Bilimsel yöntemin özellikleri
Bilimsel
yöntem, olguları betimleme ve açıklama
amacıyla izlenen sistemli bilgi edinme yoludur.
Bilimsel yöntemde birinci aşama betimlemedir.
-
Betimleme aşamasında araştırma konusu olgular
ve bu olgular arası ilişkiler saptanır,
sınıflanır ve kaydedilir. Gözlemle başlar,
deneyle devam eder.
-
Açıklama ile betimlenmiş olgular, bu
olguların ve birbirleriyle olan ilişkilerini
yansıtan ampirik genellemeler bazı teorik
kavramlara başvurularak anlaşılır hale
getirilir.
-
Hipotez, gözlenen olaylar hakkında yapılan
geçici bir açıklamadır.
-
Kuram, sistemli bir biçimde düzenlenmiş,
olguları açıklama aracıdır.
-
Bilimsel yasa, bir bilim dalının alanına giren
olgular arasında sürekli tekrarlanan ve bilim
adamları topluluğu tarafından doğru kabul
edilen ilişkilerin neden-sonuç biçiminde dile
getirilmesidir.
3.
Bilimsel açıklama-ön deyinin özellikleri
Açıklama,
bilimsel niteliğini birtakım genellemelere
başvurarak kazanır. Örneğin boşlukta tüm
cisimler aynı hızda düşer.
Ön
deyi; olgular arasındaki ilişkilerden
yararlanarak henüz olmamış bir olguyu önceden
kestirmedir. Örneğin Thales M.Ö 585 yılında
güneş tutulması olacağını önceden haber
vermiştir.
4.
Bilimsel kuramın özellikleri
Mevcut
olguları açıkladığı gibi sonradan olacaklar
hakkında öndeyide bulunmayı sağlar.
5.
Klasik görüşe yapılan eleştiriler
-
Bilime gereğinden fazla önem verdikleri için
eleştirilmişlerdir.
-
Bazı şeyler bilinmiyorsa bu bilimin
ilerleyememiş olmasındandır. Bilimler
ilerledikçe bilinmesi gereken tüm şeyler
bilinecektir, görüşü yanlıştır. Çünkü
evren de bilinmesi gereken şeyler
sınırsızdır. Bunların hepsinin bilinmesi
imkansızdır.
-
Tüm bilimlerin tek bilime indirgenebileceği
yanlıştır.
-
En güvenilir yöntemin doğrulama yöntemi
olduğu yanlıştır.
-
Bilime birikimsel bir süreç gözüyle
bakmaları eleştirilmiştir.
-
Bilimin, bilim adamları topluluğunun
özelliklerinden etkilenmez, görüşü
yanlıştır.
D.
Bilimin Değeri
Bilim
doğal ve toplumsal gerçekliğin daha iyi
anlaşılmasını ve belirli ölçüde de olsa
denetlenmesini sağlar.
Bilimin
iki önemli işlevi vardır: a) Bilimin
teknolojiye uygulanmasına ve yarara yönelik
buluşlara olanak sağlaması
b)Nitelikleri
belli bir düşünme yapısı ve akılcı bir
dünya görüşü oluşturması.
5.
VARLIK FELSEFESİ
A.
Varlık Felsefesinin Konusu
Varlık
felsefesinin konusu varlığın kendisidir.
Varlık gerçek varlık ve düşüncel varlık
olarak ikiye ayrılır. Gerçek varlık,
gerçekliğini nesnelerden, olaylardan,
kişilerden alan varlıktır. Uzayda yer kaplar,
zaman içinde değişir ya da yok olur.
Düşüncel varlık ise, duyularla
algılanamayan, uzay ve zaman dışı olan ve
gerçekliği bulunmayan varlıktır. İşte
varlık felsefesi de bu varlıkların ne
olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu
araştıran felsefenin bir alanıdır.
1.
Bilime göre Varlık : Bilimler
varlığı incelerken, nesneleri ve onlarla
ilişkili olan olayları gözler, anlamaya
çalışırlar. Elde ettiklerinin de doğru olup
olmadığını deneylerle denetlerler. Böylece
olaylar ve nesneler arasında değişmeyen, genel
olan ve kanıtlanmış olan ilişkileri, yani
yasaları bulmaya çalışırlar.
2.
Felsefe Açısından Varlık
a)
Metafizik - Ontoloji : Tarihsel
açıdan bakıldığında, felsefe varlık
problemiyle başlamıştır. İlk defa Thales
evrendeki her şeyin aslını yani ana
varlığın ne olduğunu aramış ve bunu
mitolojiden farklı olarak "Ana varlık
sudur" şeklinde cevaplamıştır. Bu
şekilde varlık sorunu doğanın
soruşturulmasıyla başlamıştır. Metafizik ve
ontoloji aynı alanı ifade eden iki ayrı
terimdir. Aristo'ya göre ontoloji varlığın
ilk temellerini ve ilkelerini araştıran
bilgidir. Metafizik terimini ilk kullanan Rodoslu Andronikos'tur. Aristo'nun eserlerini
düzenlerken ilk felsefe ile ilgili olan
yazıları da fizikten sonra gelen anlamında
metafizik adını vermiştir. Buna göre
metafizik doğa ötesi sorunlarla ilgili akılsal
açıklamaları içeren bir felsefe disiplinidir.
Varlık, Tanrı, ruh, ölümsüzlük, kader gibi
felsefenin ilk ve son sorunlarıyla uğraşır.
Var olan asıl varlığı, ilk nedenleri,
ilkeleri araştırır.
b)
Geçmişten Günümüze Ontoloji : Ontoloji,
görünüşlerin arkasında kalan "kendinde
varlığı" bir başka deyişle "mutlak
olanı" arayan bir felsefe
disiplinidir.Varlığı yalnızca varolması
açısından yani başka belirtilerini göz
önüne almadan kavramaya çalışır.
Varlığın
bu anlamda araştırılması Aristoteles'e kadar
uzanır. Ancak ontolojiyi bir felsefe disiplini
haline getiren Christian Wolff (1679-1754)
olmuştur.Wolff'un ontolojisi 18. yüzyılda
deneysel bilime dayanan ampirizm ile
materyalizmin eleştirileri karşısında
tutunamaz duruma gelince Kant, Hegel vr başka
bazı 19. yüzyıl filozofları daha kusursuz bir
ontoloji geliştirmeye yöneldiler. 20.
yüzyılda Yeni Ontoloji akımının kurucusu
Nicolai Hartmann bunu devam ettirdi. Nicolai
Hartmann öznelciliğe, akıl dışıcılığa,
gizemciliğe karşı çıktı. Ontolojiyi
deneysel temellere dayandırmaya ve bilimsel
bilgilerle bağdaştırmaya çalıştı.
Metafizik-Ontoloji
varlığın arkasında daima bir şeyler
aramıştır. Görünüşteki varlığın
arkasındaki "kendinde varlığı",
"mutlak olan"ı ortaya koymaya
çalışmıştır. Örneğin Aristoteles'te
varlığın arkasındaki bu son şey "salt
form"dur; Spinoza'da "Tanrı"dır,
Kant'ta "temel varlık", Hegel'de
"mutlak ruh"tur. Günümüz ontolojisi
ise varlığı "en son şey " olarak
görmekte ve "görünüş" ile
"kendi başına varlığın" bir
"birlik" oluşturduğunu kabul
etmektedir.
c)
Metafiziğin Varlıkla İlgili Temel Soruları :
Metafiziğin varlıkla ilgili temel soruları
şunlardır : - Varlık var mıdır? - Varlık
değişken midir? bir midir? çok mudur? -
Varlık nasıl var olmuştur? - Evren nasıl
oluşmuştur? - Varlık neden böyledir, başka
şekilde değildir? - Varlığın ana maddesi
nedir? Evrende özgürlük var mıdır? - Evren
sonlu mu, sonsuz mudur? - Evrende amaçlılık
var mıdır?
B.
Ontoloji Açısından Varlık
1.
Varlığın Var Olup Olmadığı Problemi
Varlığın
var olup olmadığı ontolojinin temel
problemlerinden biridir. Bu probleme ilişkin
görüşler iki ana başlık altında toplanır:
Varlığın var olmadığını ve varlığın var
olduğunu kabul eden görüşler.
*
Nihilizm : Kendisinden kuşku duyulamayan
hiçbir şeyin olmadığını öne süren ve
maddesel gerçekliğin varlığını reddeden bir
görüştür. En önemli temsilcileri Gorgias ve
Friedrich Nietzsche' dir.
*
Taoculuk : Dış dünyadaki varlıklar var
olmasalar bile gerçekten var olan bir varlıktan
söz edilebilir. Bu Tao'dur. Tao, evrenin
düzenidir; bütün olayların kendisinden
çıktığı "sonsuz öz" dür. Gerçek
tüm çeşitliliğine rağmen tektir. Olaylar
dış görünüşlerden başka bir şey
değildir, her şey görecelidir, aldatıcı
dünya varlıktan yoksundur. Taoculuğun kurucusu
Lao Tse'dir.
*
Realizm : Dış dünyanın gerçekten var
olduğunu ileri süren öğretidir. Bu öğretiye
göre dış dünya bizden bağımsız ve nesnel
olarak vardır.
2.
Varlığın Ne Olduğu Problemi
Varlığı
var olarak kabul eden görüşler, varlığın ne
olarak var olduğu problemi üzerinde faklı
görüşlere ayrılmışlardır.
a)
Varlığı oluş olarak kabul edenler : İlkçağ
felsefesinde evrenin sürekli bir değişim,
akış ve oluş halinde olduğunu ileri süren
ilk düşünür Herakleitos (M.Ö.
540-480)'tur. Ona göre evrenin ana maddesi
ateştir. Ateşten oluşan her şey yine ateşe
dönecek, ama ateş yeniden her şeyi
yaratacaktır. Evrende durağan hiçbir şey
yoktur. Her şey sürekli bir değişim, oluş
içindedir.Doğa gibi insanın kendisi de bedeni
ve ruhuyla sürekli bir değişim halindedir.
Herakleitos'a göre evren, boyuna akan, durmadan
değişen dönüşümlü olarak yok olup yeniden
ortaya çıkan bir süreç bir oluştur.
Varlığı
oluş olarak kabul eden filozoflardan biri de
Alfred N.
Whitehead (1861-1947)'dir. Ona göre evrende
mekanik bir düzenin olduğu görüşü
yanlıştır. Evren sürekli bir oluş
içindedir. Bu oluşta her şey birbirine
bağımlıdır. Her varlık, var olmak için
başka bir varlığa muhtaçtır. Whitehead,
evrende birbirini tamamlayan karşıt iki güç
olduğu görüşündedir. Bu güçlerden biri
evrene "yaratıcılık" diğeri
"süreklilik olanağı verir. Böylece
evren, canlı bir oluş olarak varlığını
sürdürür. Whitehead bu görüşünü şöyle
dile getirir: "Evrenin akıp geçmekte
oluşundan başka bir temel doğru yoktur."
b)
Varlığı idea olarak kabul edenler :
Varlığın ilk ve en önemli ögesinin idea
olduğunu öne felsefi öğretiye idealizm denir.
Varlığı idea kabul eden filozoflardan Platon, Aristoteles, Farabi ve
Hegel'dir.
*
Platon (M.Ö. 427-347) : İdealizm
kurucusudur. Platon, varlık sorununu gerçek
varlığın bir ve değişmez olduğunu ileri
süren Parmenides'in görüşleriyle
Herakleitos'un oluş felsefesini birleştirerek
çözmeye çalışmıştır.
Platon'a
göre birbirinden tamamen farklı iki dünya
(evren) vardır. Biri nesneler dünyası, diğeri idealar dünyasıdır. Nesneler dünyası
sürekli olarak oluşan, değişen ve yok olan
objelerin dünyasıdır. İdealar dünyası
öncesiz ve sonrasız (ezeli ve ebedi) olan
evrendir.
Platon'a
göre günlük yaşamda görülen her şeyin
(iyi, güzel, insan, at, ağaç vb.) bir ideası
vardır. Tüm ideaların üstünde yer alan
"İyi ideası"dır.
*
Aristoteles ( M.Ö. 384-322) :
Aristoteles de varlığın ilk ve en önemli öğesinin idea olduğu görüşündedir.
c) Varlığı Madde Olarak kabul
edenler :
Varlığın
özünü madde olarak kabul eder.İdea cinsinden özlerin ise ancak
maddeye bağlı olarak varlığını sürdürdüğünü öne sürer.En Önemli
temsilcileri ilk çağ’da Naiv Materyalizmi temsil eden doğa
filozofları (Thales,Aneximenes,Aneximandros,Demokritos
vb.),Yeni Çağ’da Mekanik materyalizmi temsil eden La Metrie
ve günümüzde diyalektik materyalizmi temsil eden K.Marx’tır.
d)
Varlığı hem madde hem de idea olarak kabul edenler :
Descartes
tarafından temsil edilen bu yaklaşım idealizmle materyalizmi
sentezlemeyi denemiştir. Ona göre varlığın özünde bir değil iki
cevher bulunmaktadır: madde ve idea.Bu ikisini birbirinden
ayırmak olanaksızdır.Bu yaklaşım iki cevher saptamasında
bulunduğu için dualizm(ikicilik) adını alırken diğer yaklaşımlar
varlığın özünü tek cevherle açıkladıklarından tekçilik(monizm)
adını almışlardır.
e) Varlığı fenomen olarak
kabul edenler :
Varlığı
Fenomen kabul etme.Edmund Husserl tarafından temsil
edilen bu yaklaşıma öre insan varlığa değerler yükleyerek
yaklaştığından onun özüne hiç yaklaşamamaktadır.Varlığın özü
değerlerden arındırılmış(ayraç içine alınmış) salt varlığın
kendisidir.Buna Husserl “fenomen” adını vermiştir.Kısacası
“fenomen” insanın varlığa yüklediği tüm değerliklerin
arındırılmasından sonra artakalan özüdür.
6. ÜNİTE AHLAK FELSEFESİ(ETHİK)
A. AHLAK
FELSEFESİNİN KONUSU:
Ahlak
Felsefesinin konusu insanın davranışları,yapıp
etmeleridir.İnsanın yalnızca iradeli davranışları ahlak
felsefesinin konusuna girer.İstenç dışı davranımlarla ahlak
felsefesi
ilgilenmez.
Ahlak(Moralite):
Bir toplumda uyulması gereken kurallar bütünüdür.Toplumdan
topluma,kültürden kültüre, zamandan zamana değişiklikler
gösterir. Göreceli ve özneldir. Bu anlamda” ahlak”değil
“ahlaklar” vardır.Ahlak kuralları “iyi” ve “kötü” nün ne
olduğunu bildiğini savlar ve buna göre iyinin yapılmasını
kötünün yapılmamasını emreder.Yani kural koyucu (normatif) bir
özellik gösterirler.Uyulmadığında yaptırımlara sahiptirler ve
bireyleri kendisine uymaya zorlarlar.
Etik(Ethic):
Varolan ahlak(moralite) üzerine düşünme,varolan ahlakı sorgulama
etkinliğidir.İnsanın ahlaka ilişkin davranışlarının doğurduğu
sorunları ele alan felsefe dalıdır.Etik her zaman,her
yerde ve her koşul altında geçerli olabilecek ahlak kuralları
olup olmadığını sorgular.”İyi” ve “kötü”nün ne olduğunu bir
problem olarak ele alır ve dolayısıyla “şunu yap”,” bunu yapma”
biçiminde kurallar koymaz.Yani normatif değildir.Ayrıca
yaptırımlara da sahip değildirler. Kısacası “ahlak” bir toplumda
kendisine uymaya zorlayan kurallar bütününü ifade ederken,
“etik” varolan bu kuralları sorgulama etkinliğini ifade
etmektedir.
B. AHLAK
FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
BİREY:
Toplumsallaşmış insan,toplum içerisinde yaşayan insanı ifade
eder.Her birey biyolojik bir organizma olmak zorundadır ama her
biyolojik organizma olan insan birey olmayabilir.
İYİ:İnsanın
yapması gereken davranışlardır.Ahlakça değerli olandır.
KÖTÜ:İnsanın
yapmaması gereken davranışlardır.
ÖZGÜRLÜK:Bireyin
salt kendi iradesi ile “iyi” ve “kötü” olan davranışlardan
birisini seçebilme gücüdür.
ERDEM
(FAZİLET):İnsanın
eylemlerinde hep iyi olana yönelmesidir.
SORUMLULUK:Bireyin
iyi ya da kötü olanı özgürce seçmesinin getirdiği sonuçlardır.
İnsanın kendi eylemlerinin ya da yetki alanına giren herhangi
bir olayın sonuçlarını üstlenmesidir.
VİCDAN:Tutum
ve eylemlerimizin ahlakça değerli olup olmadığını yargılama
bilincidir. Bir çeşit içsel mahkemedir.Bireyin iyi ya da kötü
olanı seçmesini içsel bir muhasebeye tabi tutmasıdır.
AHLAK
YASASI:Uyulması
ahlak açısından gereken,genel-geçer kurallardır.
AHLAKİ
KARAR:Ahlak
kurallarına özgürce uymaktır.
AHLAKİ
EYLEM:Ahlaka
uygun davranışı gerçekleştirmedir.Ahlaka uygun eylem davranış
olarak dışa yansır. Eylemin dışa yansımayan yönü ise tutumdur.
ÖRNEK:Derse geç gelen öğrencinin öğretmene gerekçeyi belirtirken
doğruyu söylemesi “İYİ”,yalan söylemesi “KÖTÜ”,bu davranışlardan
birini seçmesi “ÖZGÜRLÜK”,Doğru söylemeyi seçmesi “ERDEM” dir.
C. AHLAK FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
1-Ahlaki
eylemin amacı var mıdır?Varsa nedir?
2-Toplumca
belirlenen,insana zorla kabul ettirilen eylem biçimleri
gerçekten “iyi” midir?
3-İnsan ahlaki
eylemde bulunurken özgür müdür?
4-İnsanın
doğası ahlaklı olmasına elverişlimidir?
5-Tüm
insanların ortaklaşa benimseyebilecekleri evrensel ahlak
yasaları var mıdır?
D. AHLAK YARGISINI DİĞER YARGI TÜRLERİNDEN AYIRAN NİTELİKLER
Bir iddiayı
dile getiren söz dizisine yargı denir.Yargılar ikiye ayrılır;
1-Gerçeklik
yargıları;
Nesneler
dünyasına ilişkin yargılardır.Kişiden kişiye değişmez
nesneldir.”Doğru” ve ya “yanlış” olurlar.Kanıtlanabilir ya da
çürütülebilirler.
2-Değer
yargıları; Bir gerçekliği değil, bir değerlendirmeyi içeren
yargılardır,özneldir.Kişiden kişiye değişir.Değer yargılarının
alanı geniştir.Kanıtlanamaz ve çürütülemezler.
*Mantık
yargıları-“doğru”,yanlış”
*Sanat
yargıları-“güzel”,”çirkin”
*Din
yargıları –“sevap”,”günah”
*Ahlak
yargıları-“iyi”,”kötü” şeklindedir.
*Bilim
yargıları herkes tarafından kabul edilir,din yargıları (o dine
inana kişilerce kabul edilir ve kişilere göre) değişmez,ahlak
yargıları değişir.
E. ETİK’İN PROBLEMATİĞİ VE YAKLAŞIMLAR
*ÖZGÜRLÜK
PROBLEMİ
Ahlak
konusunda bazı filozoflar,insanın özgür olduğunu,bazı filozoflar
özgür olmadığını savunur.
1-
DETERMİNİZM :
Özgür olmadığını savunanlar: (gerekircilik);
deterministlere göre, insanın irade ve eylemleri içten ve dıştan
gelen nedenlerle belirlenmiştir.Bireyin içinde bulunduğu şartlar
iradeyi belirler ve kişinin özgür karar vermesini engeller.Bu
yüzden insan eylemlerinde özgür değildir.
2-
İNDETERMİNİZM :
Özgür olduğunu savunanlar (gerekirci
olmayanlar);indeterministlere göre,insan ahlaki eylemde
tamamıyla özgürdür.İnsan kendini özgür hissettiği için
toplumdaki ahlak yasalarına özgürce uyar.Bu görüşlerden her
ikisi de insan gerçekleri ile bağdaşmadıklarından üçüncü bir
görüş ortaya çıkmıştır.
3-OTO-DETERMİNİZM:
Oto-deterministler, iradeyi ve ahlaki eylemleri bir
kişilik ürünü olarak görürler. İnsan bilgi birikimini
zenginleştirerek, kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak
özgürleşmiştir. Sonuç olarak kişiliği gelişmiş
olanlar,gelişmemiş olanlardan daha özgürdür.
* EVRENSEL
AHLAK YASASININ OLUP OLMADIĞI PROBLEMİ
1.
EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL ETMEYEN GÖRÜŞLER
a) HEDONİZM (HAZ
AHLAKI)
Kurucusu Aristippos’tur.O’na göre haz veren şey “iyi”,haz
vermeyen “kötü”dür. İnsan sadece kendi yaşadığı hazzı
bilebilir.Başkalarının hazzını bilemez.Bu nedenle evrensel ahlak
yasası yoktur.
b) FAYDA AHLAKI:
Bireye yarar sağlayan davranış “iyi”,sağlamayan
“kötü”dür.Yararlı olan kişiden kişiye değiştiği için evrensel
ahlak yasası yoktur.
c) EGOİZM
(BENCİLLİK)
Bencillik, başkalarını dikkate almadan sadece kendi çıkarını
düşünme anlamına gelir. İnsanın yalnızca kendi “ben”ine uygun
olanı “iyi”nin ölçütü sayan düşüncesidir.Hobbes’a göre, insanı
yönlendiren ‘kendini sevme’ ve ‘kendini koruma’ içgüdüsüdür.Bu
yaklaşıma göre evrensel ahlak yasası yoktur.
d) ANARŞİZM
Başta devlet olmak üzere tüm baskıcı kurumların ortadan kalkması
gerektiğini öne süren öğretidir.Temsilcisi Max Stirner'dir.
Evrensel ahlak yasasını reddeder.O tüm ahlaki değerlerin bir
takım soyutlamalardan ibaret olduğunu düşünür.
e)
NİHİLİZM(HİÇCİLİK)-FRIEDRICH NIETZSCHE O’na göre yapılması gereken;insanlığı ahlaktan
kurtarmaktır.İnsan doğasına yaraşan, güçlü, korkusuz, acımasız
olmaktır. Oysa tüm ahlaklar insanın güdülerini köreltir, onu
pasifliğe yöneltir.Nietzche’ye göre; toplumda iki tür insan ve
bunların oluşturduğu iki tür sosyal sınıf vardır. Birincisi Halk
Sınıfı;sürü durumundadır Din ve ahlak kuralları bu sınıf için
yeterlidir.İkincisi Seçkin Sınıf;Seçkin sınıfa yakışan ahlak,
insanın doğasına uygun olan, bireyci, bencil, acımasız ahlaktır.
Amaç, ”üstün insan”a ulaşmaktır. Üstün insan;
sıradan,korkak,zayıflığı öğütleyen vicdan ahlakından kurtulup
“iktidara doğru giden güç”ahlakına ulaşmakla oluşur. O’na göre
“güç” en yüce iyi; yenilgi, kaybetmek,zayıflık ise kötüdür.
İnsan için gerekli olan güçlü olmaktır.
f)
EXISTANSIYALIZM(VAROLUŞÇULUK)-JEAN PAUL SARTRE
İnsanın kendi
varoluşunu ancak özgürce davranarak gerçekleştirebileceğini
savunur.Ancak bu özgürlük sınırsız değil,sorumlulukla
belirlenmiştir.Sartre’a göre insan insanlığını kendisi
yapar,değerlerini kendisi yaratır,yolunu kendisi seçer.Bu
nedenle seçiminde tek başınadır ve sorumluluklar da
kendisinindir.
1.
EVRENSEL AHLAK YASASININ VARLIĞINI KABUL EDEN GÖRÜŞLER:
a)
AHLAK YASASINI ÖZNEL (SUBJEKTİF)TEMELDE AÇIKLAYANLAR
Bu düşünceyi
savunanlara göre evrensel bir ahlak yasası vardır.Ancak bu yasa
varlığını insandan,insanın özel dünyasından alır.İnsanın
karşısına bir buyruk biçiminde çıkar.Dürüst ol,insanları
sev,.... gibi.
*J.S.Mill
J.Bentham:Onlara göre insan doğası gereği acıdan kaçınır
hazza yönelir,mutluluğa erişmek ister. Ancak kişinin
mutluluğu,çevresindeki insanların mutluluğu ile ilişkilidir.Kişi
mutluluğu ancak üyesi bulunduğu yarar sağlayan şeyi
yapmakla
bulabilir.
*J.Bentham’a
göre “Olabildiğince fazla sayıda insan için olabildiğince
yararlı davranışlar yap!...” ahlak yasasını karakterize
ederken, J.St.Mill’e göre “Herkes için,tüm
insanlık için,evrensel mutluluk için yararlı eylemlerde
bulun!..”.ahlak yasasını karakterize etmektedir.
* H.Bergson:
O’na göre insan iyi ve kötüyü ancak sezgi ile kavrayabilir.İnsanın
sezgisine uyarak yaptığı davranış “iyi”,sezgisine uymayan
davranışı “kötü”dür.Bergson’daki ahlak anlayışı “Sezgilerinin
sesine kulak ver ve ona uygun
eylemlerde
bulun!...” biçiminde
özetlenebilir. ÖRN:Boş zamanımı müzik dinleyerek,eğlenerek
geçirebileceğim gibi,yardıma ihtiyacı olan birisine yardım
ederek de geçirebilirim.Ben içimden gelen sezgiye
uyarak,eğlenmekten vazgeçip yardım edersem ahlaki olanı (iyi)
yapmış olurum. O’na göre zekanın oluşturduğu ahlak kapalı toplum
ahlakıdır,yasakçıdır.Sezgi ahlakı ise;içinde sevgi ve özgürlüğün
olduğu açık toplum ahlakıdır.
b)AHLAK YASASINI NESNEL (OBJEKTİF)TEMELDE AÇIKLAYANLAR
1.SOKRATES
Sokratese göre
akıl ve onunla elde edilmiş bilgi her şeyin üstünde başlı
başına bir erdemdir.O’na göre bilgili insan aynı zamanda erdemli
insandır.Hiç kinse bilerek kötülük yapmaz.Kötülükle bilgisizlik
aynı ve bir şeylerdir.İyi belirli bir amaca mutluluğa hizmet
der.Dolayısıyla hiç kimse isteyerek iyiden kaçmaz ;ancak
bilmediğinden kaçar..Ona göre kişi uruma göre davranarak ahlaklı
olamaz.Durum ahlakı diye bir şey yoktur. Kişinin her zaman e her
yerde uyması gereken evrensel ilke ve evrensel ahlak
vardır.Bunlara ancak akıl ve bilgi aracılığıyla ulaşılabilir.
2.PLATON
Ona göre evren
“gölgeler” ve idealar olmak üzere ikiye ayrılır.Nesnel varlıklar
birer gölgedir çünkü sürekli değişmektedirler.Hiçbir
kalıcılıkları bulunmamaktadır.Aslolan varlıklar idealardır ve
her ideanın bir gölgesi bulunmaktadır.Nesnel varlıklar alanında
iyi dediğimiz şeylerin aslı “iyilik” ideasıdır.Ahlaklı
olmak için bu ideaya akıl yoluyla ulaşmamız
gerekmektedir.
3.FARABİ
Farabi’ye göre
iki türlü varlık bulunmaktadır.Birincisi özü tözü bir olan,
karşıtı olmayan, herhangi bir belirlenimi bulunmayan, kendi
kendinin nedeni olan zorunlu varlık.Tanrı. İkincisi ise zorunlu
varlığın var ettiği mümkün varlıklar.İnsan ve diğer varlıklar.İyinin
ne olduğu “Zorunlu Varlık”ın sahip olduğu etkin akıl tarafından
bilindiği için, “mümkün varlık”, “ zorunlu varlık”ın etkin
aklına kendi aklıyla ulaşıp bu evrensel ilkeleri öğrenmelidir.
4.SPİNOZA
Spinoza’ya
göre evren “Makro Kozmos” ve” Mikro Kosmos” olarak ikiye
ayrılmıştır.Başlangıçta bir olan bu iki evren, insanın duygu ve
tutkularının esiri olması yüzünden ayrışmıştır.Neyin iyi neyin
kötü olduğu “makro kosmos”un doğasında belli ve gizlidir.”Mikro
kosmos” olarak insan duygu ve tutkularının esiri olmaktan
kurtularak “makro kosmos”un doğasına geri dönüp bu evrensel
ilkelere sahip olmalıdır.
5.KANT
Kant insan
eyleminin amacının ne mutluluk ne de yarar olabileceğini
söylemiştir.Ona göre insan Teorik Akıl ve Pratik Akıl olmak
üzere iki ayrı akla sahiptir.Teorik akıl insanı duyusal dünyanın
bilgisine ulaştıran Fenomenler aleminin bilgisini edindiğimiz
aklımızdır.Öte yandan Pratik akıl ise numenler aleminin
bilgisine ulaştıran aklımızdır. Kant’a göre insan pratik aklı
aracılığıyla kendisine ödev edindiği bir takım ilkelere
sahip olmalı ve ne pahasına olursa olsun bu ilkelere uygun
davranmalıdır.Ancak o zaman ahlaklı olabilir. Örneğin: Doğru
söyle!...(Güç durumda kalmamak için değil,ne olursa olsun,zarar
görsen de,acı çeksen de, hatta hayatına mal olacak olsa da)
Kant’ın ödev
ahlakının belli başlı ilkeleri şunlardır:
1.Öyle davran
ki;eylemine ölçü olarak aldığın ilkeyi herkes için geçerli
bir yasa olarak isteyebilesin!...
2.Öyle davran
ki,eylemlerinde insan basit bir araç değil başlı başına
bir amaç olarak ortaya çıksın!.
3.Öyle davran ki;insan istenci kendisini
bir yasa
koyucu gibi hissetsin!...(Yani herkes kendi kendinin yargıcı olsun!...)
7. SİYASET
FELSEFESİ
SİYASET
FELSEFESİNİN KONUSU
Siyaset
(Politika Latince) dilimize Arapça’dan geçmiş bir sözcüktür ve
devlet ve toplum yönetimi ile ilgili tüm etkinlikleri ifade
eder.Bu alanı, hem siyaset bilim hem de siyaset felsefesi
inceler.Siyaset bilim devlet biçimlerini, siyasi olguları ve
süreçleri ele alır,betimler ve olanı olduğu gibi inceler.
Siyaset felsefesi ise varolan siyaset üzerine bir sorgulama ve
akıl yürütme
etkinliğidir.Siyaset felsefesi ideolojiler üstü bir tutumla
olması gerekeni araştırır.
SİYASET
FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Birey
:Kendisini başkalarından ayıran,kendisine özgü bir kimliği olan
her tek toplumsal insan
Toplum
:Bireylerden oluşan ve kendisine özgü bir yapısı bulunan,
aralarında sosyal ilişki ile ortak bir kültürü ve sürekliliği
bulunan insan topluluğudur.
Devlet
:Bir yurt üzerinde yaşayan ortak bir kültür yaratmış olan
insanların oluşturduğu hukuksal ve siyasal otoritedir.
İktidar
:Yönetme gücünü elinde bulundurma demektir.
Meşruiyet
:Egemenliğin haklı nedenlere dayalı olarak kullanılmasını ifade
eder.Bir toplumda meşruiyet ya sosyal haklılığa ya da yasalara
dayalı olarak kullanılabilir.
Yönetim
:Bir örgütün ya da bir kurumun belirlenen ilke ve amaçlar
doğrultusunda işletilmesidir.
Egemenlik
:Yönetme gücünün kaynağı yönetme yetkisini elinde bulundurmanın
nedenidir.
Hak
:Kullanma ve isteme yetkisine sahip olduğumuz şeylerdir.
Hukuk
:Devlet-birey ve birey-birey ilişkilerini düzenleyen yazılı
normlar bütünüdür.
Yasa
:Hukuku meydana getiren zorlayıcı olan ve yaptırımları bulunan
yazılı normların her biridir.
Bürokrasi
:Kamu alanında çalışan aşamalı(hiyerarşik) bir düzen içinde
örgütlenmiş olan memurlar topluluğudur.
SİYASET
FELSEFESİNİN TEMEL SORULARI
1.Devletin
varlık nedeni nedir?
2.Devlet
olmalı mı olmamalı mı?
3.Devletin
fonksiyonu nedir?
4.İktidar
kaynağını nereden alır?
5.Egemenlik
türleri nelerdir?
6.Sivil toplum
nedir?
7.Demokratik
yaşamda sivil toplumun yeri nedir?
8.Eşitlik
nedir?
9.Adalet
nedir?
10.Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
11.En iyi
yönetim biçimi nedir?
12.Herkesin
memnun olabileceği bir yönetim biçimi olabilir mi?
İKTİDAR
KAYNAĞINI NEREDEN ALIR?
*İlk yaklaşım
iktidarın, toplumun içten ve dıştan gelebilecek
tehlikelere karşı korunması ihtiyacından kaynaklandığını
söyler.
*İkinci
yaklaşım iktidarın kaynağı olarak Tanrı’yı
görür.Bu yaklaşıma göre iktidar Tanrı’nın yeryüzündeki
temsilcisidir.
*Üçüncü
yaklaşıma göre iktidar kaynağını toplumda yaşayan
insanların ortak iradesinden kaynaklanır.
MEŞRUİYETİN ÖLÇÜTLERİNELERDİR?
*Birinci
yaklaşıma göre devlet ve iktidar bireylerin ahlaki
bakımdan olgunlaşma ihtiyacına yanıt vermek amacıyla
ortaya çıkmıştır.Bu amacı yerine getirebildiği oranda meşrudur.
*Devlet
Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisidir yaklaşımını savunanlara
göre ise iktidar dinsel misyonun yerine getirilmesi
temelinde meşrudur.
*Marksizm’e
göre devlet egemen sınıfların üretim araçlarını elinde
bulundurmasına hizmet eden bir araçtır.Devletin meşruluğu
hizmet ettiği sınıfın çıkarlarını gözetmesi ve sonuçta sınıfsız
bir toplumu amaç edinmesi ile ölçülür.
*Bir başka
yaklaşıma göre ise devlet ortak iradenin temsilcisidir.Devletin
uygulamaları ortak iradeye hizmet ettiği sürece meşrudur.
KAÇ TÜR
EGEMENLİK TARZI VARDIR?
1.Geleneksel
Egemenlik:
Geleneksel
egemenliği toplumun dayandığı geleneksel değerler (gelenekler,
örfler, adetler, görenekler) belirler.Bu egemenlik türü
gelişmemiş ilkel toplumlarda geçerlidir. Egemenlik halka değil
belirli bir kişiye ya da belirli bir aileye
aittir.Emirlik,krallık,şeyhlik vb ülkeler bu egemenlik türüne
örnek olarak verilebilir.
2.Karizmatik
Egemenlik:
Liderde bulunan karizmaya dayalı
bir egemenlik türüdür. Karizma üstün ve büyüleyici niteliklere
sahip liderleri ifade etmede kullanılan bir terimdir. Karizmatik
liderler güçlerini topluma sağladıkları başarılardan alırlar.
3.Demokratik ve hukuksal Egemenlik
Bu egemenlik tarzı insanın akıl ve mantığına
dayalıdır.Egemenlik hukuka dayanır ve hukuk kuralları
çerçevesinde kullanılır.Egemenliği elde etme ve kullanma yolları
ve sınırları anayasalar tarafından belirlenmiştir.
İktidarın egemenliği kullanırken halkın iradesini kullanması
esastır.
Devlet
Felsefe tarihinde devleti ele alan yaklaşımlar iki ana
başlık altında toplanabilirler.
1.Devleti
Doğal Bir Varlık Sayan Yaklaşımlar: Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Platon’dur.Ona
göre toplum insan vücuduna benzer. Nasıl vücudumuzda her organın
bir görevi varsa toplumdaki her organın da belli bir görevi
bulunmaktadır. Devlet ise insan vücudundaki tüm organların
birbiriyle uyumlu çalışmasını sağlayan beyni temsil
etmektedir.Devletin belli bir başlangıcı bulunmamaktadır.Ona
göre devlet insan toplumuyla birlikte hep vardı ve hep varolmaya
da devam edecektir.
2.Devleti
Yapay Bir Varlık Sayan Yaklaşımlar: Bu yaklaşımın felsefe tarihindeki en önemli temsilcileri
Thomas Hobbes,J.J.Rousseau ve J.Locke’tur. Bunlara
göre insan toplulukları başlangıçta “Doğal Durum” adı verilen
bir durumda yaşıyorlardı. Doğal durumda insanları yöneten ne
kurallar ne de kurumlar bulunuyordu.Daha sonra insanlar barış
içinde ve belirli bir düzen içerisinde yaşama gereksinimi
duyduklarında devlet düşüncesi ortaya çıktı.Yani onlara göre
devlet sonradan insan ihtiyaçlarına cevap vermek üzere
oluşturulmuş bir kurumdur.
İDEAL
DÜZEN ARAYIŞLARI:
Felsefe
tarihinde ideal bir düzenin olup olmadığı tartışmaları iki ana
grupta toplanır.Bunlardan ilki ideal bir düzenin olamayacağını
öne süren görüşler ve ikincisi ideal bir düzenin olabileceğini
öne süren görüşlerdir.
1.)İDEAL BİR DÜZENİN OLAMAYACAĞINI SÖYLEYEN GÖRÜŞLER:
Sofistlere ve nihilistlere göre ideal bir düzen
yoktur.Çünkü düzenin amacı insan mutluluğunu sağlamaktır.Tüm
insanların mutluluğunu sağlamak ise olanaksızdır.Bu anlamda
bugüne kadar hiçbir düzen mutlak insan mutluluğunu sağlayabilmiş
ve bundan sonra da sağlayabilecek değildir ve bu yüzden de ideal
bir düzenden söz edilemez.
2.)İDEAL BİR
DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ ÖNE SÜREN GÖRÜŞLER:
İkinci ana yaklaşımlar ideal bir
düzenin olabileceğini söyleyen yaklaşımlardır.Bu yaklaşımlara
göre ise asıl sorun ideal düzeni belirleyen ölçütlerdedir.
a.)Özgürlüğü
Temel Alan Yaklaşım (Liberalizm)
Liberalizm olarak bilinen bu görüş Adam Smith,J.Locke
ve St Mill tarafından savunulmuştur.Bu yaklaşım Batı
dünyasının kapitalist üretim tarzının dayandığı felsefi temel
olarak karşımıza çıkar.Smith’in “bırakınız yapsınlar,bırakınız
geçsinler” sözüyle özetlenebilecek olan liberalizme göre ideal
bir düzen mutlak anlamda birey özgürlüğünü sağlayabilen
düzendir.Bir düzenin ideal sayılabilmesi için özgürlükçü olması
gerekmektedir.
b.)Eşitliği
Temel Alan Yaklaşım (Sosyalizm)
Bu yaklaşımın
başlıca temsilcileri S.Simon, C.Fourier, Prodhon,Owen ve Karl
Marx’dır.Bunlara göre ideal düzeni belirleyen ölçüt eşitlik
ilkesidir.Bu yaklaşımla birlikte sosyalist ekonomik sistemin
felsefi düşüncesi ortaya çıkmış olmaktadır.
c.)Adaleti
Temel Alan Yaklaşım (Sosyal Hukuk Devleti)
Özgürlüğü veya
eşitliği temel alan yaklaşımların dayandığı ekonomik sistemler
insan ve toplum problemlerini çözmeye yetememiştir.Bu nedenle
daha sonra ideal düzeni belirleyen ölçüt olarak adalet ilkesi
öne sürülmüştür.Bu yaklaşıma göre özgürlüğün olmadığı yerde
eşitlikten, eşitliğin olmadığı yerde ise özgürlükten söz etmek
olanaksızdır.Adalet ilkesini temel alan yaklaşım sosyal hukuk
devleti denilen yeni bir devlet modelinin ortaya çıkmasını
sağlamıştır.
ÜTOPYALAR:
Şimdiye kadar
öngörülen veya uygulanan hiçbir devlet tarzı mutlak anlamda
insan mutluluğunu sağlayamamıştır. Bu yüzden insanlar yeni
devlet arayışlarını sürdürmektedirler.Bu çabalar kapsamında düş
gücüne dayalı hayali devlet biçimleri de üretilmiştir.Bu
hayali düzen tasarımlarına olmayan yer anlamına gelen
Ütopya denir.Ütopya hiçbir yerde bulunmayan hayali bir
devlet yazınıdır.Tarih içerisinde ütopya yazarları iki başlık
altında toplanır:
1.İstenilen
Ütopyalar:
Bu tür
ütopyalar her şeyin yolunda gittiği, toplumsal alanda herhangi
bir sorunun bulunmadığı, kusursuz bir devlet ve düzen tasarımını
ifade eder.Bunlar iyimser bir bakış açısıyla kaleme alınmış
ütopyalardır.Bu tür tasarımlara şunlar örnek olarak verilebilir:
a.)Platon : Devlet
b.)Farabi :El Medinet’ül Fazıla
c.)Thomas More :Ütopia
d.)Campenella :Güneş Ülkesi
e.)
F.Bacon: Yeni Atlantik
2.İstenilmeyen
Ütopyalar:
Dünyanın ve
toplumun geleceği konusunda iyimser bir bakış açısıyla kaleme
alınmış yukarıdaki ütopyaların yanı sıra kötümser bir bakış
açısıyla yazılmış ütopyalar da vardır.Bunlar gelecek için
karamsardırlar.İnsanlığın geleceğinin özellikle kontrolsüz
teknolojik gelişmeler yüzünden kötü olacağına ilişkin bir
karamsarlık içermektedirler.Bu ütopyalara şunlar örnek olarak
verilebilir:
a.)Aldous Huxley :Yeni Dünya
b.)George Orwel :1984 Ütopyası
8.
ESTETİK (SANAT FELSEFESİ)
Estetik
olaylar da, tıpkı bilgi olayında olduğu gibi, bize süje ile obje
arasındaki ilgiyi gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik
olarak algılayan süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine
yöneldiği varlık, doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje
arasındaki ilgidir.
ESTETİĞİN
KONUSU
Eski Yunanca
bir sözcük olan estetik duyumlamak, algılamak anlamındadır.
Estetik güzellik felsefesidir. Güzel üzerine
düşünme ve ne olduğunu araştırma etkinliğidir. Estetik, 18.
Yüzyılda Baumgarten (1714-1762) tarafından kurulmuştur. Her ne
kadar estetik bağımsız bir felsefe disiplini olarak iki yüz
yıllık bir geçmişi gösteriyorsa da, aslında estetik problemler
ile uğraşma daha ilkçağa kadar geri gider. Uzun bir geçmişe
sahip olan estetik problemler özel bir ad altında toplanmamıştı.
İşte, Baumgarten bu problemleri ortak bir ad altında toplayarak
ona estetik adını vermiştir. Estetik olaylar da, tıpkı bilgi
olayında olduğu gibi, bize süje ile obje arasındaki ilgiyi
gösterir. Estetik olay da aynı şekilde estetik olarak algılayan
süje ile bu süjenin estetik algı ile kendisine yöneldiği varlık,
doğa ya da sanat eseri dediğimiz obje arasındaki ilgidir.
Estetiğin görevi, bulanık ve karmaşık olan duyusal bilginin
mükemmelliğini araştırmaktır. Duyusal bilginin mükemmelliği
güzellik adını alır. Buna göre, estetiğin konusu güzelliktir.
Estetiğin konusu içine yalnız güzellik ve estetik değerler
girmez, sanat da girer. Çünkü sanatın amacı da sanat
eserlerinde güzelliği ya da estetik değerleri ortaya koymaktır.
FELSEFE
AÇISINDAN SANAT
SANAT
Sanat da
felsefenin bir konusu, bir disiplinidir. Sanata felsefe
açısından yaklaşım sanat felsefesini oluşturmuştur.
Sanat felsefesinin temel sorusu, sanatın nasıl bir etkinlik
olduğudur. Sanat felsefesi sanatın, beğenilerin, sanat eserinin
özünü ve anlamını konu alır.
Sanat felsefesi
estetiğin bir bölümüdür. Yalnız insan etkinliği
sonucu ortaya çıkan sanat ürünlerini değerlendirir. Estetik ise,
sanatın yanında doğadaki ‘güzeli’ de kapsamına alır. Sanat
felsefesinde, sanat eserlerinin nasıl oluştuğu üzerine değişik
yaklaşımlar oluşmuştur. Bu yaklaşımlarım bazıları şunlardır.
Taklit Olarak Sanat :
Bu görüşe
göre, sanat eserinde gördüğümüz, sanatçının algıladığı
şeyleri taklit ederek bize yansıtmasıdır. Sanatçı,
doğanın güzelliğini eserinde ne kadar aslına uygun olarak
yansıtabilirse, eseri o kadar güzel olarak yargılanır. Bu
nedenle bu kurama yansıtma kuramı da denir. Yansıtma kuramı
İlkçağın idealist filozofu Platon’a kadar geri
gider. Aristoteles’de sanatı bir taklit olarak
görür. şair dil, müzikçi ses, ressam da boya aracıyla nesneleri
taklit
eder, onları
yansıtır.
Yaratma Olarak
Sanat :
Sanat eseri,
sanatçının kendi yaratıcı gücü, yeteneği ve
coşkusunun oluşturduğu estetik objedir. Doğa kendi başına güzel
değildir. Nesneler dünyası tinsellikten yoksun, bir madde
dünyasıdır. Yaratma olayı, sanatçının algıladığı maddi varlığa
duygu, düşünce ve hayal gücünü katması olayıdır. Bir sanat
eseri, sanatçının kendinden kattığı değerlerle anlam kazanır.
Maddi varlığı böyle tinselleştirmek, maddeye biçim vermek
demektir. Biçim kazanmış, tinsellik kazanmış maddi varlık artık
maddi varlık olmaktan çıkar ve bir sanat eseri olur. Ölümlü olan
madde, tinselleşince, biçim alıp bir sanat eseri haline gelince,
ölümsüzleşir. Sanat eseri bir kere oluşan bir üründür. Bu
nedenle sanat eseri özgündür, ikinci örneği yoktur.Önemli
temscilcisi Crocedir.
Oyun Olarak
Sanat :
Sanat ile oyun
arasında daima bir benzerlik görülmüştür. Çünkü, her iki
etkinliğin de ereğinin kendinde olmasıdır. Oyun oynayan bir
çocuk için oyunun dışında bir başka erek , bir başka dünya
yoktur, çocuk oynamak için oynar. Bu görüşe göre, sanat
etkinliğini bir oyun gibi değerlendirmek gerekir. Nasıl oyunda
çıkar, günlük kaygı yoksa ve olabildiğince özgürlük varsa,
sanatçı da bir oyuncu gibi gerçek dışı bir dünyada eserini
oluşturur. Alman Düşünür Kant, Alman şair
Schiller ve psikolog Wundt bu görüşü
savunmuşlardır.
SANAT ESERİ :
Sanatçı
tarafından bir estetik tavır sonucu oluşan bir eserdir.
Her sanat eserinin bu nedenle estetik değeri vardır. Çünkü,
sanatçının kendine özgü duyguları, heyecanları, hayal gücü ve
yetenekleri eserinde birleşmiştir. Sanat eserinin en
önemli özelliği tek olmasıdır. Çünkü, sanatçı eserini
oluştururken oluşan duyguları ve hayal gücünü bir kez daha aynen
yaşayamaz. Bir ürünün sanat eseri olarak belirlenmesinde
üç temel öğe etkendir. Bunlar, estetik süje (sanatçı) , estetik
obje (sanatçının sanat eserine dönüştürmek istediği her şey) ve
estetik yargıdır (sanat eseri hakkında ortaya konan
beğeni değeri, yani güzel ya da güzel olmamayı belirten yargı.)
ESTETİĞİN
TEMEL KAVRAMLARI
Güzellik
Problemi
Felsefe tarihi
boyunca güzellik problemi filozofların çoğunu ilgilendirmiştir.
Biz hoşumuza giden bir manzara karşısında ya da dinlediğimiz bir
müzik karşısında yalnız haz almakla kalmaz, aynı zamanda
yaşadığımız estetik durumu bir değer yargısı ile ifade ederiz.
Güzel bir manzara, güzel bir müzik gibi. O halde güzel ya
da güzellik estetik olayın ayrılmaz bir parçasıdır. Buna
göre güzellik nedir? Bu soru bir güzellik felsefesinin varlığına
götürür ve estetik sorunlar arasında ilk sorulan soru olur.
Güzelliğin bir felsefe sorunu olması Platon ile başlar.
Platon'a göre güzellik bir ideadır ve idea olduğu için
de zaman ve mekan dışı mutlak varlıktır. Böyle bir güzelliğe
Platon "kendiliğinden güzel'' adını verir. Platon için
yaşadığımız varlık alanı eksik ve kusurludur. İdea dünyasına ait
olan güzellik, sanat eserinde bir görüntü kazanır. Sanat,
güzellik ideasından ne kadar pay alırsa o kadar güzel olur.
Aristoteles'e göre güzellik bir ahenk, orantı ve düzendir.
Bu nedenle orantıdan yoksun olan hiçbir şey güzel olamaz.
Buradan anlaşılacağı gibi Aristoteles güzelliği matematik olarak
açıklamıştır. Eski Yunan'da ortaya atılan, bütün güzellikleri
açıklayıcı bir formül olarak düşünülen " altın oran " düşüncesi
özellikle Rönesans'ta ve sonrasında tekrar ön plana çıkar.
Düşünürler bir biçimi oluşturan parçaların oranının bir güzellik
tılsımı olarak kendi içinde bulunduğunu düşünmüşler ve bu oranı
bulmak için yüzyıllar boyu doğada ve sanatta biçim araştırması
yapmışlardır. Güzelliğin metafizik anlamda ele alınması İlkçağla
başlamış, daha sonra günümüze kadar yaşamını sürdürmüştür.
Örneğin, Hegel'e göre, güzellik mutlak ruhun nesnelere
yansımasıdır. Schopenhauer'e, göre güzellik mutlak
iradenin kendisini dışlaştırmasıdır. Çağdaş felsefede de
, örneğin N. Hartman'a göre tinin maddede kendini
göstermesidir. Estetiğin kurucusu Baumgarten'e
göre güzellik duyumsal bilginin mükemmelliğidir.
Benedetto Croce'a göre ise güzellik, mutluluk veren bir
biçimleniştir. Görüldüğü gibi filozoflar güzel hakkında
farklı yorumlar yapmışlardır. Ancak, hepsinin ortak noktası,
güzelin insanı olumlu etkileyen bir değer olarak görülmesidir.
Doğada
Güzel - Sanatta Güzel
Güzellik
problemi hem doğada hem de sanatta güzelliği kapsar. Doğadaki
pek çok varlık ve varlıksal düzenlilik güzelliği yansıtmaktadır.
Sanatta güzellik ise doğadakinden farklı özellik taşır.
Düşünürlerin doğa güzelliği ile sanat güzelliği üzerine
görüşleri farklılık göstermektedir. Kimileri doğada güzelliğin
olamayacağını, kimileri sanattaki güzelliğin doğadaki
güzellikten üstün olduğunu, kimileri doğada güzelliğin var
olduğunu, ancak, bunun sanatın gelişmesi ile fark edilebildiğini
belirtmişlerdir. şimdi şu sorular sorulabilir: Doğada
karşılaştığımız güzellik ile sanat eserlerindeki güzellikler
birbirleriyle örtüşen güzellikler midir? Acaba doğada
güzel olarak nitelediğimiz bir varlık, bir sanat eseri haline
gelince, doğada güzel olduğu için yine güzelliğini sürdürür mü?
Yine doğada çirkin diye nitelediğimiz bir varlık, sanat eseri
haline gelince, bu yine çirkin olmakta devam eder mi?
Doğada bulduğumuz güzellik ile sanatta bulduğumuz güzellik
arasında bir örtüşme yoktur. Eğer olsaydı, doğada
güzel bulduğumuz bir şeyin sanatta da zorunlu olarak güzel
olması, yine doğada çirkin bulduğumuz bir şeyin de sanatta aynı
şekilde çirkin olması gerekirdi. Ama, durum hiç de öyle
değil, doğada çirkin olan sanatta güzel olabildiği gibi, doğada
güzel olan sanata çirkin olabiliyor. Çünkü, her iki güzellik
birbirinden farklıdır. Doğa güzelliğinde nesnelerin canlılığı,
hareketi bir etken olduğu halde, sanat güzelliği nesnelerin form
özelliğine dayanır Bunun için sanat güzelliği doğa güzelliğinin
bir yansıması değildir. Çoğunda insan, sanat güzelliği ile
eğitildikten sonra doğadaki güzelliği fark edebilir. Güzellik,
bunu fark edende bir duyusal etkilenme oluşturabiliyorsa, doğada
da sanatta da güzellik söz konusudur. Ancak, hem doğa hem sanat
güzelliğini fark edebilmek için estetik bir duyum, bir tavır
gereklidir. Delacroix (Delakrua) bunu şöyle belirtmiştir:
" Biz romantik olduktan sonradır ki, dağlar güzelleşti."
ESTETİĞİN
TEMEL SORULARINA YAKLAŞIMLAR
Estetik
Yargıların Yapısı :
Bir
sanat eseri hakkında verilen beğeniye ait yargılar estetik
yargılardır. Estetik yargılar
güzel ve
çirkin
kavramlarına dayanır. Bu nedenle estetik yargılara değer
yargıları denir. Bu yargılar bilgi ve ahlâk yargılarından
farklıdır.
Estetik
yargıların özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
*Bilgisellik
ve objektiflik yoktur. Yani doğrulanıp yanlışlanamaz.
*Sübjektif yargılardır. Zihin bütün
insanlarda ortaktır. Beğeni ise kişilere göre değişir. Bu
nedenle " beğeniler üzerine tartışılamaz " denir. Bunun sonucu
olarak da, estetik yargılar öznel olmaları nedeniyle genel -
geçer olamazlar.
*Kültürden
kültüre değişebilen yargılardır. Ancak, estetik eğitimin
yaygınlaşması ve insanlar arasındaki kültür farklılıklarının
azalması, kişiler arasındaki estetik yargıların farklılığını en
aza indirebilir.
Ortak Estetik Yargıların Olup Olmadığı :
Düşünürler tarafından estetik yargılar üzerine iki farklı
görüş geliştirilmiştir. Bu görüşlerden biri ortak estetik
yargıların olamayacağını, diğeri ise olabileceğini savunan
görüşlerdir.
Ortak Estetik
Yargıların Varlığını Reddedenler :
İnsanların
estetik yargıları arasında bir uzlaşma olabilir mi?
Birinin güzel dediğine bir başkasının da güzel demesini
bekleyebilir miyiz? Bu konuda kimi düşünürler bunun
mümkün olmadığını ileri sürer. Bunlardan biri B.
Croce'dir. Croce'ye (Kroçe) göre, sanat eserleri
üstüne verilen yargılar, ortak yargılar niteliğinde değildir.
Çünkü, sanat eserleri sanatçının ruhunda bir an için meydana
gelen bir ifadenin (güzelliğin) maddi görünüşleridir. Sanat
adına ortaya konan her ifade tarzı bireysel bir nitelik taşır.
Bu nedenle herkesin bu ifade biçimi karşısındaki değerlendirmesi
farklı olabilir. Öyleyse ortak estetik yargı olamaz.
Ortak
Estetik Yargıların Varlığını Kabul Edenler :
Estetik yargıların genel - geçerliğini temellendiren Kant
olmuştur. Kant'a göre sanat eserinin en önemli özelliği insanlarda
ortak bir duygu oluşturmasıdır. Sanat eserinde ortaya konan
güzellik, her türlü çıkardan uzak haz duymayı sağlar. Bir şeyden
haz duyan kişi, başkalarının da aynı duyguya varmasını ister.
Ortak duygu, zorunlu bir estetik duygudur. Bu duygu ortak
estetik yargıyı gerekli kılar. Kant sorunu metafizik bir ortak
estetik duygu prensibine dayanarak çözmek istemiştir. Günümüzde
felsefe ve psikolojide yapılan araştırmaların ortaya koyduğu
sonuç şudur: Estetik yargılarda, beğeni yargılarında görülen
sapmalar tümden ortadan kaldırılamaz. Ancak, toplumlar
arasındaki kültür farklılıklarının ve kişiler arasındaki eğitim
farklılıklarının azaltılmasıyla oldukça aza indirilebilir.
9.
DİN FELSEFESİ
A.
DİN FELSEFESİNİN KONUSU
Din felsefesi,
dini konu edinen, dinin temellerini ve öğelerini ele alan,
sorgulayan felsefe dalıdır. Başka bir deyişle din
felsefesi, dinin felsefe açısından ele alınması, din
hakkında düşünme ve açıklamadır. Din felsefesi dine
ahlak ve sanat felsefelerinde olduğu gibi rasyonel, objektif ve
eleştirel olarak yaklaşır.
Dine
Felsefi Açıdan Yaklaşım:
Dine felsefi
yaklaşım her şeyden önce din gerçeğini kabul eden ve
anlamladırmaya çalışan bir yaklaşımdır. Dini dinin temel
kavramlarını ve inançlarını değerlendirmek, din
gerçeğine eleştirel bir gözle yaklaşmakla olur. Bunu da felsefe
yapabilir.
Din
felsefesi, dini tanımlamaya, açıklamaya ve anlamlandırmaya,
dinsel kavramları ve davranış biçimlerini felsefi temeli
üzerinde savunmaya ya da eleştirmeye, dinlerin kullandığı dili
çözümlemeye yönelik felsefe araştırmalarından meydana gelir.
Teoloji İle
Din Felsefesinin Farkı:
Teoloji
(ilahiyat) de tıpkı din felsefesi gibi dini ve Tanrıyı konu
alır. Teoloji, doğrudan doğruya inanca dayanır; inancın
sınırları dışına çıkmaz. Teoloji açıklamalarında Tanrının
gönderdiği kutsal kitaplara, peygamberlerin bildirdiklerine ve
din alimlerinin yorumlarına dayanır.
* Teoloji dogmatik ve otoriteye dayalıdır,
din felsefesi özgür düşünme, nesnel olma ve sorgulamayı
temel alır.
* Teolojinin amacı inananların
inançlarını güçlendirmektir, din felsefesi ise dinin
ilkelerini sorgular kişilerin dindar olmalarına
çalışmadığı gibi inançları sarsmaya da kalkışmaz.
* Teoloji belli bir dini ele alırken,
din felsefesi genel olarak din ya da dinleri ele
alır.
Dinin Felsefi Temellendirilmesi:
*
Felsefe dini temellendirirken dine rasyonel
açıdan bakmak zorundadır. Akla
dayanmalıdır. Tutarlı olmalı çelişkilere
düşmemelidir.
*
Felsefe dini temellendirme çabasında nesnel olmak ve
eleştirel bir tavır takınmak durumundadır.
*
Felsefe dini temellendirirken, konuya olabildiğince geniş
kapsamlı ve kuşatıcı bakışla yaklaşmalıdır.
*
Din felsefesi nesnel olmak zorundadır. Nesnel
olmak, dogru olana varmak amacıyla taraf tutmadan inceleme
yapmak, yargıda bulunmak demektir.
B.
DİN FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI
Tanrı:
Evrende var olan herşeyin yaratıcısı olduğuna ve tekliğine inanılan
yüce varlık.
Mucize: Mucize, insan aklının ölçülerini aşan, doğa yasalarının dışına çıkın,
düşünce ilkelerinde değil de, dini inanca dayanan bir oluştur.
Vahiy: Peygamberlere gelen ilahi ilham anlamına gelir. İlahi bir nitelik
taşıyan ana düşünce, vahiy yoluyla peygamberlere bildirilir.
Peygamber: Peygamber, her dinde Tanrı’nın buyruğnu insanlara bildiren
elçidir.
İman: Dinin ortaya koyduğu doğrulara inanmaya denir.
İbadet: Tanrının buyruklarını yerine getirmeye ibadet adı verilir.
Yüce: İncanca ölçüleri aşan, sınırlanamayan, önünde eğinilen üstün varlık
anlamına gelir.
Kutsal: Din açısından saygıya değer olan, Tanrı ya da peygamberler tarafından
kutsanmış olandır.
C.
DİN FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ
1. Dinin
Tanımları:
dinler kaynaklarında bulunan Tanrıya göre tanımlarınlar, tek
Tanrılı (monoteist) ve çok Tanrılı (politeist) söz edilmektedir.
2. Tanrının
Varlığı Problemi:
Din, Tanrının var olduğu inancına dayanır. Ban göre dinin
temellendirilebilmesi için , Tanrının varlığının kanıtlanması
gerekir. Din felsefesinin de temelinde Tanrının var oluşuyla
ilgili kanıtlamalar bulunmaktadır. Tanrı var mıdır? Tanrının
varlığını gösteren kanıtlar nelerdir?
3. Tanrının
Temel Niteliklerinin Tanımlanması Problemi:
Bu konuda Tanrının evrene aşkın ya da içkin olduğu şeklinde farklı
yaklaşımlar görülür. Tanrı, bir olan, yaratılmamış olan, ezeli
ve ebedi, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen varlık olarak
tanımlanır.
4. Vahyin
İmkanı Problemi:
İnsan ile Tanrı, iki ayrı kategoride varlıktırlar. İnsanın
sonlu, ölümlü, bir yanıyla da maddi varlık olduğu yerde, Tanrı
sonsuz, ölümsüz ve tümüyle manevi bilinen bir varlıktır. Bundan
dolayı vahiy açıklamasına ihtiyaç duyulmaktadır.
5. Tanrıyla
Evren Arasındaki İlişkinin Ne Olduğu Problemi: Tanrı doğaya aşkın bir varlıkmıdır yani doğaüstü bir
varlık mıdır yoksa panteistlerin (tümTanrıcılar) söylediği gibi
Tanrı evrenin içinde midir?
6. Evrenin
Yaratılışı Problemi:Evren Yaratılmış Mıdır?
Yoksa evren öncesiz ve sonrasız mıdır? Bazı görüşler Tanrı
tarafından yaratıldığını söylerken bazıları ise yaratılmadığını
ezeli ve ebedi olarak var olduğunu söylerler.
7. Ruhun
Ölümsüzlüğü Problemi:
insan ruhu
acaba beden yok olup gittiği zaman ortadan kalkar mı yoksa başka
bir yerde var olmaya devam eder mi? Bu konuda da diğerleri gibi
iki görüş ortaya çıkmıştır.
D.
TANRI’NIN VARLIĞINA İLİŞKİN BAZI YAKLAŞIMLAR
Tanrının varlığı
konusunda üç temel yaklaşım bulunmaktadır.
1. Tanrının
Varlığını Kabul Edenler:
Tanrının varlığını kabul eden yaklaşımlar üç tanedir. Teizm, Deizm,
Panteizm.
a) Teizm: Tanrıya inanma
anlamına gelir, Tanrıya inanmama anlamına gelen Ataizm’e
karşıdır. Teizm, Tanrının varlığını ve onun evrenin
yaratıcısı, koruyucusu ve egemeni olduğunu kabul eden dini
felsefedir. Teizme göre Tanrı öncesiz ve sonrasızdır. Dünyayla
sürekli ilişki içindedir. Evrende olup biten her şey onun
iradesinin ürünüdür. Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamak
için kanıtlar ileri sürülmektedir bunlar;
* Ontoloji Kanıt: Kanıtın ontolojik
olması Tanrının varlığından hareket edilmesinden
kaynaklanmaktadır. İlk kez öne süren St. Anselmus’tur. Tanrı
tasarlanabilen en yetkin (mükemmel) varlık olarak tanımlanır.
Tanrı kendisinden daha büyük ve yetkin olan bir varlığın
tasarlanamayacağı varlıktır. Yetkin bir varlık, var olmadığı
takdirde yetkin olamaz. İşte bu anlaşıta, Tanrının var oluşu
Tanrı tanımından zorunlu olarak çıkacaktır. Descartes de bu
kanıtı kullanmıştır.
* Kozmolojik Kanıt: İlk neden kanıtı
olarak da bilinen bu kanıt, aynı zamanda nedensellik ilkesine
dayanır. Hiçbir şey nedensiz olamaz, var olan her şeye mutlak
olarak, kendisinden önce gelen bir şey neden olmuştur. Kozmos
(evren) de bu şekilde dir. Evrenin var olduğunu bildiğimize gir
onu bu günkü durumuna bir dizi neden ve sonucun getirmiştir.
Neden sonuç ilişkisindeki sonuç ilk nedenin Tanrı olduğudur.
* Düzen ve Amaç Kanıtı: Bu kanıt
çevremizde doğal dünyaya baktığmızda, her şeyin kendi işlevini
yerine getirecek şekilde, en ince ayrıntısına kadar düzenlenmiş
ve ayarlanmış olduğunu göreceğimizi belirtir. İşte bu durum bir
yaratıcının var oluşunu kanıtlar. Gözün yapısındaki düzen ve
amaç bu kanıtı örneklendirir. Düzen ve amaç kendi kendine ortaya
çıkmaz, belli amaca hizmet eder, irade sahibi Tanrı tarafından
gerçekleştirilir.
* Ahlak Kanıtı: Tanrı olmasaydı her şey
mübah ( sevap ya da günah olmayan) olurdu. İyi ve kötünün bir
anlam ifade edebilmesi için karşılıklarının görülebilmesine
bağlıdır. İyi ve kötünün karşılığının teminatı ise Tanrı’dır.
* Dini Tecrübe Kanıtı: Bir çok insan
Tanrının varlığının kanıtı olarak iç duygularını ve sezgilerine
başvurmaktadır. Tasavvufta da Mevlana, Yunus Emre gibi
düşünürler bu gruba girerler. Tanrıyı ispat etmeye gerek yoktur.
O zaten sezgiyle kavranabilir.
b) Deizm: Deizm, Tanrının varlığına
inanmakla birlikte Tanrının evrenden aşkın (transandantal)
olduğunu, evrenin dışında olduğunu, bir kez yaratıp sonradan
evrene müdahale etmediğini savunur. Deizm iki temel
ilkeye dayanır.
* Varlığı akılla bilinen Tanrı anlayışı
* Evrenin yaratıldıktan sonra kendi yasalarına
göre işleyişi
Deizm dine
akılcı açıdan yaklaşmıştır. Mucizelere karşıdır. Batıl inançlara
ve dogmalara itiraz eder. Locke, Rousseau ve Voltaire bu görüşün
savunucularıdır.
c) Panteizm: Panteizim, Tanrı ile
evreni bir kılan, her şeyi Tanrı olarak gören felsefi
öğretidir. Tanrı evrenden ayrı değildir, tam tersine evren ile
bir ve aynıdır. Tanrının doğanın dışında olması mümkün değildir.
Tanrı evren ile özdeştir. En önemli temsilcisi
Spinozadır. İlk panteist filozof ise Xenofanes’tir.
2. Tanrının Varlığını Reddedenler:
Tanrının varlığını reddeden görüşlere
ateizm, kişilere de ateist adı verilir. Ateizm
“Tanrıtanımazlık” olarak dilimize çevrilmiştir. Genel
anlamda dini inançsızlığı ve tüm dinlere karşı olmayı ifade
eder. Din felsefesinde ateizm evreni yine evrene dayanarak
açıkladığından Tanrı ya da doğal güç diye birşeyi mümkün kabul
etmez. Ateizmin felsefi temeli Materyalizmdir.
Tanrının var olmadığını savunan kanıtlar bulmaya çalışır.
Bunlar:
* Kötülük Kanıtı:
İçinde
yaşadığımız dünyada kötü olarak nitelediğimiz oluşumlar vardır.
Savaşlar, hastalıklar, depremler, açlık vb... Ateist bu noktada
kötülüğün karşısında nasıl olup da mutlak iyi olan bir Tanrıdan
bahsedileceğini sorar. Olsaydı bu kötülüklere karşı çıkardı der.
Ateizmin karşısındaki filozoflar bu kanıta “Bu dünyada kötülüğün
var oluşu, daha yüksek ahlaki iyiliklere yol açtığı için haklı
kılınabilir. Buna göre eğer yoksulluk olmasa, yoksullara yardım
etme gibi ahlaki bakımdan iyi olan eylemler temelsiz kalırlar.
Savaşlar, işkence ve toplu kıyımlar vardır ama, kahramanlar,
azizler ancak bunlar sayesinde ortaya çıkar.
* Ahlaki gerekçeler Kanıtı:
Bu çerçevede içinde değerlendirmemiz gereken iki düşünür vardır.
Nietzsche ve Sartre. İki düşünür de felsefelerinde
ahlakı ön plana çıkarmışlardır. Ahlak söz konusu olduğun da ise,
insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir özü
bulunmadığını, insanın özünü kendisinin yarattığını
savunmuşlardır.
Sartre’a göre evrende kendi kendini yaratan tek varlık insandır.
Her nesnenin bir özü, bir varlığı bir de varoluşu vardır. Ona
göre yalnız insanda varoluş özden önce gelir. İnsan önce vardır,
sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü özünü kendisi yaratır.
(Varoluşculuk – Egzistansiyalizm)
Nietzsche’ye göre insan gücünün bir değeri
olacaksa, insan için bir özgürlük ve ahlaktan söz
edilebilecekse, soncuzca güce sahip olan bir varlığın var olması
gerekir. İnsanın kendisini özgürce yaratabilmesi için Tanrıdan
vazgeçmek gerektiğini söyler.
3. Tanrının Varlığının Bilinemeyeceğini Ya
da Yokluğunun Bilinemeyeceğini Öne Süren
Tanrıya
ilişkin bilgiye sahip olunamayacağını, dolayısıyla Tanrı’nın var
olduğunun da var olmadığının da kanıtlanamayacağını savunan
öğretiye felsefe de agnostisizm (bilinemezlik) adı
verilir. Tanrının var olduğunun ya da olmadığının ilke olarak
bilinemeyeceğini öne süren bir görüştür. Bu görüşü ilk olarak
Sofist Protogoras vermiştir.
|